DEVLET BAKANI KÜRŞAD TÜZMEN'İN MARMARA GRUBU VAKFI 11.AVRASYA EKONOMİ ZİRVESİNDE YAPTIĞI KONUŞMASI

Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Meclis Başkanım,
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı,
Sayın Başbakan, Diğer Yüksek Konuklar,
Sayın Başkanlar, Değerli katılımcılar,

Öncelikle 11. Avrasya Ekonomi Zirvesini düzenleyen Marmara Grubu Vakfına en içten teşekkürlerimi sunarım.

Marmara Grubu Vakfı, 11. sini düzenlediği Avrasya Ekonomi Zirvesiyle, geniş bir coğrafyanın kilit karar alıcılarının biraraya geldiği, iletişimde bulundukları, işbirlikleri geliştirdikleri bir kurum oluşturmuştur.

Son derece dinamik ve kompleks bir coğrafyada böyle bir başarı kolay değildir. Özveri ve öngörü ister. Bu meyanda, Marmara Grubu Vakfına sadece bizler değil, aynı coğrafyayı paylaştığımız herkes bir teşekkür borçludur.

Küresel siyasi ve ekonomik konjonktür itibarıyla çok hızlı gelişmelerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Mesela, bundan bir sene önce, ciddi bir küresel ekonomik çalkantıyla karşı karşıya kalacağımız tahminini yüksek sesle telaffuz edenlerin sayısı kaçtı?

Burada genel bir olguya değinmek lazım. Soğuk Savaşı takip eden yıllarda özellikle batı elitlerine hakim olan ve tutarlılıktan yoksun olarak tarif edilebilecek iyimserliğin adeta her yere nüfuz ettiği, sağlıklı analizlerin azınlık olduğu, pembe bulutların, pembe gözlüklerin ve vasatlığın fikir dünyalarına damgasını vurduğu bir dönem yaşadık.

Tarihin sonundan bahsedip de yeni bir altın çağ müjdeleyenler yanılmıştır. Yanıldıkları daha o yıllarda belliydi. İnsanlığın yaşadığı elementer sorunların aslında ötelendiğine hepimiz birlikte şahit olduk. Ekonomik istikrarsızlık, küresel fiyat baskıları, global ısınma, gelir adaletsizliği, çözümsüz kronik siyasi çatışmalar, hepimizi çok hayati tercihlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Bazıları önümüzdeki yıllarda bir “küresel kaynak kavgası” ile karşı karşıya kalabileceğimizi ifade etmektedir.

Enerji, endüstriyel hammadde, tarımsal ürünler ve su alanlarında arz şoklarının yaşandığını, bunun da uluslararası ilişkiler alanında çatışmaları körüklediğini, istikrara yönelik kollektif çabaları gölgelediğini görüyoruz. Yukarıda saymadığım ama denklemin bir anlamda temel unsuru olan sermaye de dikkat edilecek bir husustur.

Baktığımızda, günümüzde güç ve egemenlik “akışlara” hakimiyetten geçer. Mal ve hizmet akışı, bilgi ve enformasyon akışı, enerji akışı ve tabii ki sermaye akışı. Bunlardan en önemlisi de sermaye akışıdır. Uluslararası ekonomiden gerçek küresel – yani uluslarüstü – ekonomiye geçiş sermayenin kümülasyonu ve hareket serbestliği kazanmasıyla oluşmuştur. Bugün de bu “global sermaye” dünya ekonomisine yön vermektedir.

Son yıllara küresel sermayenin rant kavgası damgasını vurmuştur. Temel sorun, bazı ellerde kümüle olmuş sermayeye yeni kazanç imkanları aranırken, birçok ekonomilerin sermaye birikiminden yoksun olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, yoksullar parayı çekmek için daha çok borçlanmak ve faiz ödemek zorunda kalıyorlar. Türkiye’nin de temel ikilemi budur. Tek çare para kazanmaktır. Türkiye için tek çıkış, uluslararası piyasalara mal ve hizmet satmasıdır. Bunun dışındaki öneri ve telkinler “ekonomik akıl”a aykırıdır.

Bir “sermaye adaleti”ne ihtiyaç duyduğumuz muhakkaktır. Kalkınma koşusunda bütün uluslar adil bir şansa sahip olmalıdır. Ancak böyle kalkınma ve refah yayılır, çatışmalar yoğunluğunu kaybeder ve daha ziyade batı yarıküresinde mevcut olan ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişmişlik kriterlerine ulaşabiliriz.

Pek kıymetli konuklarımız,

2000 yılında Türkiye’nin uygulamaya koyduğu Komşu ve Çevre Ülkeler Stratejisi bu temel anlayış çerçevesinde şekillenen bir politika için iyi bir örnek teşkil etmektedir. “Kollektif kalkınma” ilkesi ekseninde hayata geçirdiğimiz bu politika sadece dış ticaret alanına dair bir açılım değildir. Çok ötesini kapsar. Derler ki coğrafya kaderi tayin eder. Bu demektir ki, bu ülkelerle, bu coğrafyada kader birliğimiz sözkonusudur.

Jeo-ekonomi gözüyle baktığımızda şunu tespit ederiz: Ülkemizin coğrafi konumu bir çok-bölgeliliği beraberinde getirmiştir. Tabiatıyla, çok-bölgelilik kavramının, tarihi, kültürel, siyasi, etnik boyutları kadar ticari ve ekonomik boyutları da mevcuttur.

Türkiye’nin bölgeleri, ve dolayısıyla çevresi geniş anlamda üç alandan oluşmaktadır. Bir bölge Avrupa’dır. Lokasyon ve ilişkilerin mahiyeti Güneydoğu Avrupa’yı, diğer bir deyişle Balkanları ön plana çıkarmaktadır. İkinci bölge Ortadoğudur. Burada kastedilen geleneksel “Beş Deniz” tanımı içerisinde yer alan bölgenin yanısıra, son yıllarda gündeme gelen “Geniş Ortadoğu”dur. Ağırlıklı olan alt bölge Doğu Akdeniz’dir. Üçüncü bölgeyi ise – sınırları biraz daha geniş tutarak – Güney Avrasya olarak tanımlamak mümkündür. Kafkasya, Kuzey Karadeniz Bölgesi, Orta Asya ve Afganistan’ı bu bölgede ele alabiliriz. Bu bölgeler coğrafi, kültürel, tarihsel, dinsel ve etnik açılardan kesişmektedir. Türkiye’nin üç bölge ile de son derece güçlü bağları mevcuttur. Türkiye’yi aslında üç bölgeye dahil etmek de mümkündür.

Ülkemizin konumunu daha da ilginç kılan husus sözkonusu bölgelerin bir kısmını yüzyıllarca bir imparatorluk bünyesinde birleştirmiş olmasıdır. 16. yüzyıl imparatorluk sınırlarının coğrafi bakımdan en geniş alana yayıldığı dönemdir. Bu bölgeyi Türkiye’nin “geniş çevre”si olarak adlandırmak mümkündür.

Unutulmaması gereken bir husus da, kalkınma sürecinin bireysel bir süreç olmadığıdır. Uluslararası sistem, çevre ve komşu ülkeler hadisenin çok önemli boyutlarıdır. Kalkınma kollektif özelllik arzeder. Modern dünya ekonomisinde ulus-devlet, ekonomik bir sistem olarak kendi kendine yeterlilik arzetmez, bu tür bir yaklaşım sağlıklı değildir. Elbette, çeşitli ülkeler bazı dönemlerde bu  tür bir politika izlemişlerdir. Ancak, başarılı bir örnek mevcut değildir.

Eğer kalkınma süreci çerçevesinde ulusal ekonominin sahip olduğu potansiyeli değerlendirmek amacı güdülmekte ise yerel kaynaklar çoğunlukla yeterli değildir. Özellikle klasik anlamda sermaye birikiminin yeterli olmadığı görülmektedir. Sermaye stokunu arttırmanın başlıca yolu ise ticaret yapmaktır.

Küreselleşme sürecinin en önemli etkilerinden birisi kuşkusuz karşılıklı bağımlılık olmuştur. Uluslararası ticarette yaşanılan gelişmeler, ekonomik sistemlerin dışa açılması ve ekonomik örgütlenmelerin uluslararasılaşması klasik anlamda devletler arası ilişkileri derinden etkilemiştir.

Uluslararası ekonomik ve ticari ilişkilerin yoğunlaşması uluslararası işbirliğini gerektirir. Mal, hizmet, sermaye, işgücü ve bilginin global akışı, üretim, işleme, pazarlama, lojistik gibi alanlarda işbirliğini beraberinde getirmiştir. Ekonomik alanda yaşanan işbirliği giderek daha sofistike ve karmaşık bir yapıya dönüşmektedir; mal ve hizmet piyasaları arasında küresel bir etkileşim doğmaktadır, şirketler uluslarüstü bir yapıya bürünmektedir, sermaye akımları ulusların kaderini belirlemektedir.

Netice itibarıyla, Türkiye, komşu ve çevre ülkeleriyle ekonomik ve ticari ilişkilerini güçlendirirken çevresiyle birlikte kalkınmayı hedefleyen, karşılıklı bağımlığı geliştirici işbirliklerine ağırlık veren, refahın bölgesel yayılımını sağlayacak bir tutum benimsemiştir.

Çevre ve Komşu Ülkeler Stratejisi  bu zihinsel duruşun temel dışa vurumudur. 2000 yılında uygulamaya konulan politikalar çok başarılı sonuçlar vermiştir. Rakamlara baktığımız zaman, stratejinin yürürlüğe girdiği 2000 yılından 2007 yılına kadar anılan ülkelerle dış ticaret hacmimiz 20 milyar dolardan 96,1 milyar dolara yükselmiştir. Bu neredeyse dört katlık bir artıştır. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz şey tam bir başarı öyküsüdür. Komşu-çevre ülkelere ihracat artışımız daha da muazzam bir performans göstermiştir. 2000 yılında 6,9 milyar dolar olan ihracat 2007 yılında 40,3 milyar dolar olmuştur. Bu neredeyse beş katlık bir artışa denktir.

Sadece mal ticaret açısından değil, hizmet ticareti ve ekonomik ilişikilerin yoğunlaştırılması açısından da başarılı bir performans ortaya konmuştur. Mesela müteahhitlik alanı bu açıdan güzel bir örnektir. Ekonomi diplomasisi alanında komşu-çevre ülkelerine yönelmemiz neticesinde bugün Türk müteahhitlik sektörü ABD ve Çin’den sonra dünyada 3. sıradadır. Son beş yılda 55 milyar dolarlık proje alan sektör 2007 19,5 milyar dolarlık bir performans göstermiştir. Total proje stokumuzun tam yüzde 95’i komşu ve çevre ülkelerindeki projelerden kaynaklanmaktadır.

Türkiye bu noktaya ulaşabilmek için ekonomi diplomasisi alanında önemli gayretler göstermiştir. Ticaret, yatırım, enerji ve taşımacılık koridorlarının kesişim noktasında yer alan ülkemiz, Avrasya coğrafyasının dünya ekonomisiyle entegrasyonu açısından önemli adımlar atmıştır, atmaya da devam etmektedir.

Hayata geçirdiğimiz boru hatları projelerini hatırlayalım. Avrasya’nın tarihsel açıdan nüvesini oluşturan İpek Yolu’nun modern taşımacılık alanında canlanması için gerçekleştirdiğimiz İpek Yolu Tren Fuarı’nı düşünün. Nisan – Mayıs 2005’te gerçekleştirdiğimiz bu programla demiryolu taşımacılığına odaklandık.

Serbest Ticaret Anlaşmaları da ekonomi diplomasisinin önemli bir sac ayağını oluşturmaktadır. Fas, Tunus, Mısır, İsrail, Filistin ve Suriye ile akdedilen STA’lar karşılıklı ticaret ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi bakımından çok önemlidir. Balkanlarda Bosna-Hersek ve Arnavutluk, Kafkasya’da Gürcistan’la yapılan STA’lar kayda değer açılımlardır.

Avrasya yaklaşımı çerçevesinde “kıta ekonomileri”ne yönelik eylemlerimiz de yoğunluk kazanmaktadır. Herşeyden evvel, Çin ile ilişkilerimizi geliştirmek ve geleneksel çerçevenin ötesine taşıyabilmek için 2006 yılında imzaladığımız Mutabakat Zaptı ikili ekonomik ilişkilere katkı sağlamıştır. Diğer bir kıta ekonomisi olan Hindistan’a yönelik olarak da eforlarımızı arttırdık. En son bu yılın Mart ayında anılan ülkeye yönelik gerçekleştirdiğimiz program bu bakımdan adeta bir dönüm noktası olmuştur.

Değerli Misafirler,

Türkiye’nin bu tecrübesini, ekonomik ve ticari ilişkiler, enerji politikaları, ulaşım, tarih ve benzeri çok sayıda paradigmanın yer aldığı geniş bir alan olan Avrasya’ya etkin bir biçimde aktarabilmek çok önemlidir. Krizlerle başa çıkmak, bizlere meydan okuyan tehditleri fırsatlara çevirmek için dağılma değil entegrasyon, monolog değil diyalog, rekabet değil işbirliği, ayrışma değil bütünleşme gereklidir. 

Diğer taraftan, dünyaca ünlü yazar Cengiz Aytmatov‘un dediği gibi Avrasya bütünleşmesinin anlamı, “21. yüzyıldaki yeni gelişmelerin yönlerini bulmaktır”. Avrasya’da kapsamlı ve başarılı işbirlikleri küresel konjonktürün istikrar kavuşturulması bakımından elzemdir. Bu coğrafyada sağlanacak barış, huzur ve refah artışı kendi irademiz, kendi kaynaklarımız ve kabiliyetlerimizle ulaşacağımız bir zirvedir.

Enerji bu bağlamda doğal bir önceliğe sahiptir. Enerji uygarlıktır. Modern toplumu, hidrokarbon kaynaklarına olan bağımlığı ile de tanımlamak mümkündür. Ham petrol dünya enerji talebinin aşağı yukarı yüzde 40’ını karşılamaktadır. Geniş anlamda Avrasya, üretimin yüzde 60’ını sağlamaktadır. Rezervlerin yüzde 80’i Avrasya süperkıtasındadır. Doğal gaz üretiminin yüzde 40’ından fazlası Avrasya’da gerçekleştirilmektedir. Doğalgaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 60’ı Avrasya’dadır. Kaynakların büyük bölümü bölgenin ortasında, büyük tüketim kümelenmeleri Batı Avrupa’da ve Uzakdoğu’dadır. Dolayısıyla, dünya pazarlarına sağlıklı bir arz için enerji güvenliği ve taşımacılığı birinci öncelik kazanmaktadır.

90’lı yıllarla birlikte boru hatları meselesi dünya gündeminin başına yerleşmiştir. Ülkemiz bu alanda aktif rol almış ve enerji güzergahları açısından kritik önem kazanmıştır. BTC boru hattı 1000 km aşan uzunluğu ile Azerbaycan ve Hazar Bölgesi için önemli bir değerdir. Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarına yönelik arz, halihazırda enerji kaynaklarının güvenliği açısından da elzemdir. Hazar’daki Azerbaycan kaynaklarına ek olarak, bu boru hatlarına Kazak ve Türkmenistan kaynakları da entegre edilebilirse, 1994 yılında bu hatla ilgili anlaşma imzalandığında konulan ad "Yüzyılın Anlaşması", gerçekten hakkını vermiş olacaktır.

Ülkemizin enerji tedariki bakımından önemli diğer bir proje de Mavi Akım olmuştur. Kasım 2005’de açılan doğal gaz hattı, özellikle Türkiye ve Rusya arasındaki işbirliğini güçlendirmiş ve Rus doğal gazının iletim hattı alternatiflerini güçlendirmiştir.

Batı Avrupa doğal gaz tüketimi bakımından Kuzey Amerika’dan sonra ikinci sıradadır. Tedarik açısından daha istikrarlı ve opsiyonlu bir enerji çevresi oluşturmak üzere hayata geçirilen Trans-Avrupa Enerji Ağı’nın bir parçası olan ve 2010 yılında inşaatına başlanması planlanan Nabucco Hattı önümüzdeki yıllara damgasını vuracaktır. Erzurum’dan Avusturya’ya uzanacak hattın 2013 yılında faaliyete geçmesi bekleniyor. Transkafkas Hattı ve Tebriz – Erzurum Hattını Batı’ya bağlayan olan toplam 3.300 km uzunluğundaki Nabucco Hattı, 2013 yılında Şah Deniz Havzası’nın ikinci aşamasının işlerlik kazanmasıyla daha da ön plana çıkacaktır. Böylece, İran, Irak, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, hatta Suriye ve Mısır için alternatif arz güzergahı oluşmuş olacaktır.

Komşu ve Çevre Ülkeler Stratejisini “Üç Deniz Projesi” ile genişleten ülkemiz, Akdeniz, Karadeniz ve Hazar Denizi coğrafyasında bir serbest ticaret alanı oluşturmak amacıyla yürüttüğü çalışmalarını enerji stratejisiyle entegre etme aşamasındadır.

Özelikle yüksek petrol ve gaz fiyatlarının yarattığı avantajla, Avrasya’nın enerji kuşağında yer alan ülkeler karşı karşıya kaldığımız ekonomik dalgalanmalardan en az oranda etkilenecektir. Demek ki, mal ve hizmet ticaretini daha da yoğunlaştıracak politikalar geliştirmemiz gerekiyor. Bu sadece ülkemiz açısından önemli değil, ekonomileri büyük oranda petrol ve doğalgaz satışlarına bağımlı olan uluslar açısından da önemlidir. Şimdilik “rantiye ekonomisi” görünümü arz eden bu ülkelerin dutch disease olarak adlandırılan konuma düşmemeleri, yani sahip oldukları doğal kaynakların sağladığı rant ve bundan dolayı ulusal para biriminde değer artışı neticesinde diğer ekonomik üretim alanlarından uzaklaşmamaları ve toplam ekonomik rekabet gücü kaybetmemeleri açısından da önemlidir. Bu tehlike sözkonusu kategoride yer alan ülkeler için son derece belirgin ve ciddidir. Bu tehlikeyi aşmaları ise, mal ve hizmet üretimi açısından sofistikasyon, çeşitlendirme ve rekabet gücüne sahip ülkemiz ile ekonomik - ticari ilişkileri geliştirmekle mümkündür.

Türkiye artık dünyanın – Güney Kore’den sonra – 15. büyük ekonomisidir. Bu yıl ihracatımız 125 milyar doları aşacaktır. OECD ihracat şampiyonu olan ülkemiz son derece sofistike bir imalat sektörüne sahiptir. Avrupa Birliği ile entegre olmuştur. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ile Karadeniz Havzası ekonomileriyle ilişkilerini yoğunlaştırmıştır. İslam Konferansı Teşkilatı içerisinde oynadığımız öncü rol ile İslam coğrafyasını ekonomik işbirliğine yönelik mobilize ediyoruz. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ile kaydettiğimiz mesafe yine Avrasya coğrafyasını birleştirici bir etki oluşturmaktadır.

Baktığımız zaman: ülkemizin ekonomik performansı, birbirine eklemlenen derin işbirlikleri, aktif ekonomi diplomasisi, rekabetçi endüstrisi, çağdaş sosyo-ekonomik yapısı ve tabi ki eşsiz jeoekonomik konumu, Türkiye’yi tüm Avrasya coğrafyası ve özellikle enerji kuşağında yer alan ekonomiler için ideal bir partner haline getirmiştir.

Ulaşılan gelişmişlik düzeyi ve yapıcı politikalar, bir “Avrasya Entegrasyonu” için Türkiye’nin birincil düzeyde katkıda bulunacağına işaret etmektedir. Eğer bizler, yani Avrasya ulusları, önümüzdeki yüzyılın tehlikelerine göğüs germek ve kalkınmak istiyorsak, sermaye kümülasyonu ve enerji stratejileri konusunda bağımsız, entegre ve kooperatif açılımlar gerçekleştirmeliyiz.

Üç Deniz Projesi vasıtasıyla, Avrasya ve Uzakdoğu’yu, Avrupa Birliği ve Afrika ile ticaret, yatırım, lojistik ve enerji boyutlarını kapsayacak şekilde biraraya getirebiliriz. 90’lı yıllarda rönesans yaşayan fakat BDT coğrafyası odaklı olarak gündeme gelen Avrasya konseptini genişletmeliyiz. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Doğu Avrupa, nihayetinde Güney ve Doğu Asya bu kavrama dahil edilmeli. Bu amaçla, akademisyenlerin, özel sektör kuruluşlarının, profesyonel yöneticilerinin, bürokratların bir araya gelecekleri bir platformda Avrasya’nın ekonomik envanterinin çıkarılması ve ticaretten yatırımlara, taşımacılıktan enerjiye ekonominin her alanında tespit edeceğimiz ortak paydaları temel alarak, tüm bölge ülkelerinin kalkınmalarına ve refahına hizmet edecek bir yol haritasının oluşturulması lazımdır.

21. yüzyılın en stratejik bölgesi olan, tüm dünya aktörlerinin ilgi odağında ve güç mücadelesinin merkezinde bulunan Avrasya’da, Avrasyalıların layık oldukları yaşam kalitesini yakalamalarını istiyorsak, zaman sözden eyleme geçme zamanıdır. Zaman, güçlerimizi birleştirme ve ortak fayda temelinde politikalar geliştirme zamanıdır.

Teşekkür ederim.